Târih Felsefemiz

Merhum İslam filozofu İbn-i Haldunla başlayan, tarihin sosyoloji ve felsefenin parçası haline getirilme vetiresi, İslam medeniyyeti’nin fikri dünyasına mühim bir katkı oluşturdu. Bu oluşum devlet ve milllet ölçeğinde ve münasebetlerinde orjinal bir bakış açısı kültürünü meydana getirdi. Yeni teşekkül eden genç devletlere ümit, olgunluğunu tamamlamış devletler içinse hüsran telkin eden muhalled eser Mukaddime, aslında eserin ön sözünü değil öz sözünü ihtiva ediyor. Malum odur ki Mukaddime 7 cild’ten mürekkebtir. Asıl ismi Kitab-ul İber’dir. Eser devletleri insan hayatına benzetir, doğumunun, hayatının ve ölümünün sabit olacağını ifade eder. İslam medeniyetinin tüm kılcal damarlarını iktisadi, coğrafi, siyasi ve soyolojik surette felsefi çıkarımlarla ölçüye tabi tutarak analiz eder.

Binaenaleyh hiçbir devlet mukaddimesiz adım atmamış, ondan aldığı ilhamla gayesine yön vermiştir. Sünni alemin fiilen Sultan Fatih’le, resmen Sultan Selim’den sonra tek çatı altında, İstanbul Hilafetinde cem olmasıyla, takribi 5 asır istikrarlı azametini muhafaza etti. Buraya kadar her şey gayet güzelken, bir üstünlük psikolojisi illetine maruz kaldık, ama bu tabiidir, zira sosyo-psikolojik çevre bu zihnî durumu mecbur etmektedir. Zira bu hal, çürümeden kendini kurtaramadı, İbn-i Haldun kendiliğinden mütevellid olan bu arizî çürümenin tabii olduğunu bunun çaresinin de tasavvufla tedavi edileceğini tespit etmiştir. Gerçekten de tasavvuf pratikleri zengin ve konforlu cemiyetin maruz kaldığı illetine bir çare ve tatmin vasıtası olmuştur. Bu formülün şuuruna vakıf olan 15, 16, 17 ve 18. asır İslam Medeniyyeti’nin ferdleri  meseleyi çözmüş ve dünya hakimiyet mefkuresini ihya etmeye devam etmiştir.

Batıdaki siyasi gelişmeler, Doğunun kaderini tayin etmiştir. Misal verecek olursak beşeriyyet aleminde çığırlar açmış olan Fransız Devrimi’dir. Ama unutulmaması icab eden de; toprak kayıpları ve onun doğurduğu milletin siyasi yönden alçaklık psikolojisidir. Fransız devrimiyse, mütefekkirlerimizi siyasi, daha da çok sosyolojik olarak cezbetmiştir. Bu algı operasyonu pozitivizm felsefesinin süslü argümanlarıyla ülkemizde telkinini artırmıştır. 19. asrın devlet adamları, münevverleri ve gazetecileri, bir zamanlar biz de bulunan fennin batıda temâdi etmesinin atmosferine kapılmış ve bunu fenden ziyade hayat tarzı şeklinde yorumlamışlardır. Bu zehirli telkinse İbn-i Haldun’nun tasavvuf maddesinin terk edilip, tabiri caizse alafrangalığa kurban edilme vetiresine gidilmesiyle izah edebiliriz. İşte bu durum çürümeyi palazlandırmış, muhayyile ve mefkureyi daraltmıştır.

Aleyhisselatu vesselam Efendimiz’in 73 fırka hadisindeki fırkalaşma silsilesi mucibince, yeni modern fikirler de dahil olmuştur. Medeniyetimizi zehirleyen dış mihraklı batıcı münevverler, zengin müktesebata sahip olduğumuz bu yapıyı iktisadi ve sosyolojik çare diye hainane ve gafilane; fiil ve fikirlerle sosyal alanlar da kayba dönüşümün efendileri olmuştur. Bir milleti medeniyetine bağlı aidiyetlerine çelişen, çatışan, hatta yok eden bir  cüretkarlık dünyada sadece cumhuriyet Türkiyesinde yaşanmıştır. Zira 20. asırda harf değişimi bu cinnetin bir ürünüdür. Binaenaleyh büyük bir devletin ve 1.300 senelik çöken bir müesseses medeniyetin enkazında yaşıyoruz.
İşte Cumhuriyet neslinin kendisine teklif edildiği/yüklendiği dar misyonun, ibretâmiz tarihî saiklerle nasıl normalleşe normalleşe meşruiyet kazandığını, kral çıplak suretinde şehadet etmekteyiz. Bu yozlaşmayı ancak medeniyetin faziletli unsurları olan Ehl-i Sünnet ulema, fikir ve devlet adamlarının eserlerinden ve tecrübelerinden istifadeyle çözebiliriz.

 

Ahmed Furkan Bilir