Halife, Sultan I. Mahmud’un Hayatı

Cihanın dört bir yanına yayılmış devletin, zor zamanlarına yetişen akl-ı selim padişahlarından biriside hiç şüphesiz sultan I. Mahmud’tur. Ama hakkında pek yazılıp çizilmez, halk tarafından da pek bilinmez. Şimdi Osmanlıların bu padişahının hayatını kapsamlı bir şekilde araştırdım ve sizlerin beğenisine sunuyorum: 2 Ağustos 1696’da Saliha Sultan’dan dünyaya geldi. Babası sultan II. Mustafa’dır. Edirne’de doğan şehzade’nin çocukluğu da burada geçti.[1] Tahsiline babasının da hocası olan Feyzullah Efendi’den başladı. Babasının tahtan zorbalılıkla indirilmesi sonucu kardeşleriyle birlikte İstanbul’a geldi. Babasının yerine tahta geçen amcası sultan III. Ahmed tarafından Kafes Kasrına kondu. Burada hapis hayatı yaşayan şehzade eğitimine fazla devam edemedi. Ama gayet zeki olan I. Mahmud yirmi yedi yıllık kafes hayatı boyunca din, tarih ve edebiyat alanında kendini geliştirmesini bildi. Bu konuda başarılı bir tez yazmış olan Uğur Kurtaran şöyle anlatıyor: Temiz yürekli, milletini ve memleketini seven, hayırsever bir şehzade olarak yetişen I. Mahmud, boş zamanlarında satranç oynardı. Şehzadelik yıllarında aldığı bu eğitim sayesinde, 24 yıllık padişahlığı sırasında, hem devlet işlerinde ciddi bir şekilde meşgul olmasını bildi, hem de zevk ve sefasından hiçbir şey eksik etmedi.[2]

Amcası III. Ahmed’in Patrona Halil İsyanı ile tahtan indirilmesi sonucu 1 Ekim 1730 yılında tahta . Yeni hükümdarın tahta geçmesi 2 Ekim’de duyulduğu için bey’atı o gün yapıldı.[3] I. Mahmud tahta geçtiği sırada devleti Patrona Halil ve avanesi yönetiyordu. Padişah ilk iş bunların temizlenmesi gerektiğini hemen anladı. Bu durumdayken padişah ihtiyatlı davranıyordu. Çünkü zorbalar her yere kendi adamlarını yerleştirmişlerdi. İstanbul’u harap etmişler, ev ve köşkleri yağma ederek, devlet ricali ve ahaliyi de canından bezdirmiştiler. Osmanlı’nın en gözde mekanlarından biri olan Sa’dabad ismi verilen kağıthane alemleri diye de anılan eğlence yeri, bir takım dedikodular yüzünden halkın ve Patronacıların gözüne battığından burada ki yüz yirmi kadar yalı ve köşk yıkılmak istenmiş[4], padişah bile buna engel olamamıştır. Padişahın bile otoritesinin yok sayıldığı yerde I. Mahmud’un bazı tedbirler alması gerekiyordu. Asilerin sonu Patrona ve avanesinin yaptıkları artık sınırı aşmıştı. Bu yüzden padişah bazı hazırlıklara girişerek bunları bertaraf etmek istedi. Padişah bu asilerin sonunu getirebilmek için el altından bir adam aramaya başladı. Sultan, İbrahim Ağa namında birini bularak kapıcılar kethüdalığı ile yanına aldı.[5]

Padişah devlete çokça faydası dokunmuş İbrahim Ağa’ya şimdi de asilerin işini bitirmesi için görev veriyordu. İbrahim Ağa da ocaktan birini yanına çekerek işine başladı. Ocaktan yanına çektiği kişi pehlivan namında Halil Ağa diye bir cengaverdi. Pehlivan Halil’in vasıtasıyla ocaktan bazı adamlarda elde edilerek I. Mahmud tarafından bahşiş verildi. Patrona Halil ve arkadaşı Muslubeşe başta olmak üzere bunların hepsinin öldürülmesi için planlar yapıldı. Plan gereği İran müzakereleri bahane edilerek Patrona öldürülecekti. Veziriazam konağında görüşülen müzakerelerde Patrona Halil’e Vezirlik rütbesi verilerek kürk giydirilmek istendi. Ama Patrona Halil “Ben kürk giymem diyerek” bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Kırım Hanı padişah huzurunda kürk giysin diye Patrona’yı saraya çekti. Patrona’nın öldürüleceğini öğrenen İstanbul Kadısı Deli İbrahim’in bab naibi Kudsizade Patrona’ya bir tezkire yazarak çuhadarıyla yolladı. Çuhadar Patrona’yı uzun süre aradı ama bulamadı. Bunun üzerine geri dönen çuhadar Kudsizade’nin emriyle saraya geldi. Patrona Halil’i Hastalar Kapısı önünde bulup tezkireyi verdi. Ama okumayı bilmeyen Patrona tezkireyi okumadı. Yanında bulunan İstanbul Kadısı Deli İbrahim okumak isteyince bunu reddederek hayatına sebep olacak bir hata işlemişti.[6] Patrona Halil ve onla beraber gelen heyet Arslanhane odasında ki padişahı beklemekteydi.

Veziriazam Mahmed Paşa padişahın yanından çıktıktan sonra Patrona Halil içeri girdi. Veziriazam daha önceden hazırlanmış olan Pehlivan Halil ve arkadaşlarına işaret verdi. İşaret üzerine odaya giren Pehlivan Halil ve arkadaşları Patrona, Muslubeşe ve yeniçeri ağasına aman vermeden hepsini öldürdü. Bunların ardından devleti harap etmiş 18 asi de öldürüldü.[7] Patrona Halil’in öldürülmesinin ardından bunlarının kanını dava eden bazı zorbalar yine isyan çıkarmışlardır (27 Ocak 1731). Asiler Sipahi ve Bitpazarını yağmaya başlayınca ahali bunların aleyhine dönmüş, Sancak-ı Şerif altında toplanan asker ve halk tarafından hizaya sokulmuşlardır. Bunların ardından yine bir isyan hareketi baş göstermiş ama bu da neticesiz kalmıştır.[8] Bu arada Osmanlı’nın önemli şairlerinden biri Nedim ölmüştür (Ocak 1731).

OSMANLI VE İRAN MÜNASEBETLERİ (1731-1736):

Osmanlı’nın İran ile en çok uğraştığı zamanlardan biriside Sultan I.Mahmud zamanına denk gelmektedir. Sultan III. Ahmed döneminden beri süregelen Osmanlı İran savaşı bir sulh ile sona erdirilmek istendi ama İran Şahı Tahmasb buna riayet etmeyerek Revan’a saldırdı. Bunun üzerine Osmanlı askerleri de Azerbaycan ve Irak mevkilerinden saldırarak Kirmenşah’ı zabt ettiler.[9] Bundan haberdar olan Şah Tahmasb Osmanlı ile yine barış yoluna gitmek istedi. Bu isteğine olumlu yanıt verildi ama Şah Tahmasb yine saldırarak kendi şerefine yakışır bir yol takip etti. Hamedan’da karşılaşan kuvvetler Kurican sahrasında savaştılar ve Osmanlı’nın kesin zaferi ile sonuçlandı. Bu zaferden sonra Hamedan zabtedildi. Bu zaferlerden sonra Hekimoğlu Ali Paşa idaresinde ki Osmanlı kuvvetleri Rumiye ve Tebriz zabtetti.[10] Bu zaferler üzerine İran Şahı Osmanlı ile sulh anlaşması yapmak istedi. Anlaşma için Ahmed Paşa gönderildi. Bu sırada müzakereler devam ederken Tebriz daha yeni ele geçirilmişti. Ama bundan haberi olmayan Ahmed Paşa anlaşmayı kabul etmişti. Bu yüzden Tebriz anlaşmaya razı gelinerek İran’a verildi.

Bu anlaşmaya göre Tebriz, Erdelan, Kirmanşah, Hemedan, Hüveyza ve Luristan tarafları İran’a veridi. (Bunca kere sulh anlaşması yapılıp İran Şahı bunların hiçbirisine bağlı kalmamıştı ama Osmanlı Tebriz’i vermek uğruna anlaşmadan dönmedi. Sanırım bu örnek Osmanlı zihniyetine çok güzel örnek teşkil ediyor.)[11] Bu olaylardan sonra İran da taht değişikliği yaşanmış, Nadir Şah küçük yaşta bir veliahtı tahta bırakarak devleti kendisi yönetmeye başlamıştı. Nadir Şah onca yenilgiye üstüne karlı bir anlaşma yapmasına rağmen anlaşmayı beğenmeyerek kendisinden önce ki İran hükümdarları gibi yaparak anlaşmaya uymadı ve Bağdat’ı kuşattı. Bu haberi Osmanlı hükümeti haber alınca Topal Osman Paşa serasker tayin edilerek seksen bin kişilik ordu emrine verildi. Osmanlı ve İran kuvvetlerinin karşılaşması sonucu İran kuvvetleri yenildi ve arkasında otuz bin ölü bırakarak kaçtı. Nadir Şah Osmanlı ordusunun dağınık olduğunu duyunca Leyhan Mevkiinde Osmanlı ordusunu yendi. Topal Osman Paşa da şehit düştü.[12] Bu başarıdan sonra Nadir Şah Şehrizor, Kerkük ve Derne’yi İşgal etti. Bu olanlar payitaht tarafından duyulunca I.Mahmud Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa’yı Serdar-ı Ekrem tayin etti. İran kuvvetleri Bağdat önüne gelip oturduktan sonra Ahmed Paşa’yı anlaşma için elçi gönderdiler. Osmanlı’nın bazı bölgelerini isteyeyen Nadir Şah’ın teklifi reddedilerek savaşa karar verildi. Bunları duyan Nadir Şah sulh etmek istedi ama Aras nehrinin sağ sahilinde ki bütün toprakları istemesi gibi bir dengesizlik buna mani oldu (30 Haziran 1735).[13] Nadir Şah Osmanlı hududunda rahat durmayarak şaşırtıcı vaziyetlerle başarılar elde ediyor ve hileler kullanarak arada bir Osmanlı’ya sulh teklifinde bulunuyordu. (Bu siyaset neredeyse İran’ın bir tekniği haline gelmiş ve neredeyse her devrinde görülür olmuştur.) Kızılbaşların yardımıyla Şamahi’yi zabt eden Nadir Şah Şirvan Han’ı Sürhay Han ile de bir süre savaşarak onu da mağlup etmiştir.( Sürhay Han bazı muvafakiyetler sağlamış ama genel olarak bozgunla sonuçlanmış.)

Bundan sonra Osmanlı kuvvetleri Abdullah Paşa sayesinde başarılar sağlayarak İran kuvvetlerini Kars Suyu’nun öte tarafına atmıştır. Ama Osmanlı kuvvetlerinin dağınık olduğu bir zamanda Nadir Şah saldırarak Osmanlıları Kars Suyu’nun öte tarafına atmış ve Abdullah Paşa’yı şehit etmişlerdir. Bu sırada Osmanlı Rus münasebetlerinin bozulması üzerine İran’la sulh yapılmıştır. Bu Sulh anlaşması Bağdat Fatihi IV.Murad devrinde yapılan Kas-ı Şirin anlaşmasına benzemektedir. Fark olarak Nadir Şah’ın Osmanllı’ya kabul ettirmek istediği Caferi mezhebinin tetkik ettirmek üzere tehir edilmesi söylenebilir. (24 Eylül 1736).[14]

OSMANLI’YA KARŞI RUSYA-AVUSTURYA İTTİFAKI (1736-1739):

Osmanlı kurulduğundan beri devletlerle ittifak kurmayarak hep tek başına savaşmıştır. Ama Osmanlı’ya karşı savaşan devletler hep ittifak halinde olagelmiştir. Hatta bu sadece azamet devirlerinde olmamış Fatih Sultan Mehmet Han’dan önceki zamanlarda da tezahür etmiştir. Bu özellikle II.Viyana bozgunundan sonra fazlalaşmış, Osmanlı dört hatta altı cephede savaşmaya zorlanmıştır. Bu ittifaklardan birisi de Rusya ve Avusturya ittifakıdır. Osmanlı ile sulh etmiş olan Rusya Lehistan işlerine karışıp daha türlü sulhe aykırı hareket ediyordu. Hatta utanmazmış gibi birde Osmanlı’ya sulhe aykırı davrandığını diyerek saldırıyordu. Tabi Osmanlı’yı tek başına yenemeyeceğini bilen Rusya, Avusturya ile ittifak edip Osmanlı’yı böyle küme düşürmek istiyordu.[15] Burada şunu hatırlatmakta fayda görürüz: Avusturya devletinde taht kavgaları yaşanırken bunu fırsat bilen Avrupa devletleri Avusturya’nın bu müşkül durumundan faydalanarak birçok toprağını zaptettiler. Avrupa da ki bazı devletler Osmanlı’ya da bu durumdan faydalanmasını teklif etmişlerdir ama I.Mahmud onlara şu manidar cevabı vermiştir: “Düşene vurmak yiğitlik değildir. Biz bir şey istersek kılıcımızın hakkıyla alırız. Fırsatçılık yapmayız. Tavsiye ederiz ki, siz de bu sevdadan vazgeçiniz ve Avusturya’yı kaderiyle baş başa bırakınız.” Şimdi de Rusya ile anlaşan Avusturya Osmanlı’ya karşı sinsice planlar kuruyor, topraklarından bir parça alabilmek için ihanet ediyordu. Onlar hiçbir zaman Osmanlı zihniyetine sahip olamamış, ve sanırız ki olamayacaklarda…

Rusya 30 Mart 1736 tarihinde Azak kalesine saldırdı ve burayı zabtetti.[16] Bu haberi Rus sefiri Osmanlı’ya duyurmamak için her şeyi yapıyor ama aynı zamanda Fransız sefiri de Osmanlı’yı Rusya ile savaştırmak için çabalıyordu. Ruslar bu arada daha da ilerleyerek aldıkları yerleri yağma etmişler, Bahçesaray, Akmescid, Gözleve’ye doğru yayılmışlardı. Bu olaylar payitaht tarafından duyulunca Rusya’ya resmen harp ilan edilmiş, Sadrazam Silahdar Mehmed Paşa serdar ilan edilmişti (2 Mayıs 1736). Osmanlıların geldiğini gören Rusya Kırım’dan geri çekilmiş, Avusturya elçisi Talman da Rusların ilerlemeyeceğine teminat vererek Osmanlı’yı engelledi. Rusya yaramaz bir çocuk gibi yerinde durmayarak Özi Kalesine saldırdı. Doksan adet havan topuyla dövülen Özi Kalesi’nin içinde sulh yapılacak diye az sayıda kuvvet vardı. Bazı yerlerden de ek takviye alarak üç bin muhafız olan Özi Kalesinin başında Yahya Paşa vardı. Yahya Paşa büyük bir kuvveti olmamasına rağmen otuz bin düşmanı katletmeye muvafak oldu. Ama Ruslar hücumla arkadan kaleye girmeleriyle kaleyi ele geçirdiler. Burada yirmi binden fazla insanı şehit ederek çok acımasızca bir vahşet gösterdiler. Osmanlı’yı aldatan Avusturya, kuvvetleri ile birlikte saldırarak Vidin, Niş, Eflak ve Bosna taraflarına saldırdılar.[17]

I. Mahmud Özi ve Kılburun kalelerinin alınması üzerine çok üzülmüş, buraların tekrar alınması için emirler vermişti. Muhsinzade Abdullah Paşa’nın harekete geçmesi üzerine Rusya kaleleri tahrip ederek geri çekilmiştir. Bundan sonra Rusların yine teşebbüsleri olmuş ama Osmanlılar bunlara mani olmuştur. AVUSTURYA’YA DARBELER Avusturya Osmanlı’nın balkan topraklarına saldırmış Osmanlı da bunun üzerine savaşa karar vermişti. Bosna Beylerbeyi bulunan Hekimoğlu Ali Bey Niş’i ele geçiren Avusturya Ordusunu İzvornik’te beş saat içinde yenilgiye uğratmış, düşman kuvvetleri bu sefer de Banyaluka üzerine giderek şehri kuşattı. Ama burada da acı bir yenilgiye uğrayarak son çareyi kaçmakta buldu (4 Ağustos 1737).[18] Öte yandan Vidin Cephesinde İvaz Mehmed Paşa başarılar kazandı. Niş taraflarında da Köprülüzade Hafız Ahmed Paşa Niş kalesini ele geçirdi. Osmanlı daha sonra Avusturya’nın elinde bulunan Belgrad’ı da almış, Avusturya ve Rusya ile ayrı ayrı Belgrad anlaşmaları imzalamıştır. Ahmet Şimşirgil bu zaferlerden bahisle şöyle diyor: “Avusturya ve Rusya ile ayrı ayrı imzalanan Belgrad Anlaşmaları ile Osmanlılar 1699’daki Karlofça sonrası ilk defa iki güçlü devletle başa çıkabilmiş ve onları çekilmeye mecbur etmişti. Osmanlı Devleti bu anlaşma ile daha önce uğradığı zararlarının ve toprak kayıplarının bir kısmını telafi ederken, uluslararası siyasi platformda dönemin önemli devletleri sayılan iki güce karşı aynı anda karşı koyabileceğini ve dünyanın en büyük gücü olduğunu ispat etmiştir”[19]

BU DÖNEMDE BAZI OLAYLAR:

Osmanlı batı ve kuzey cephesinde müthiş başarılar kazanıp dünyaya yine ne olduğunu, ataları gibi fütühat yaptıklarını göstermiş oldular. Yukarı da bahsettiğimiz gibi Osmanlı Rusya ile savaşabilmek için İran ile anlaşma yapmıştı. Ama yine İranlılar sınırlarımıza tecavüz ediyor, bir de Caferi mezhebini Osmanlı hilafet makamı olduğu için ona kabul ettirmek istiyordu. Osmanlı alimleri ile İran alimleri arasında tartışmalar vasıl olunduğunda Osmanlı alimleri (İslam alimleri) İranlıları cevapsız bırakıyordu. Bu tartışmalardan sonra bir ferman hazırlandı, fermanda Şiilik resmen reddediliyor, İran da bir Ehl-i sünnet ortamı oluşturuluyordu (tabi ki kısa bir süre). Hutbe de Halife-i müslimin olan Sultan I.Mahmud Han’ın adı eda ediliyordu. Ama yine de Nadir Şah Caferiliğin dört hak mezhep gibi olmasını istiyordu. Bu istekleri Osmanlı’nın en ünlü ağalarından olan ve padişah katında mertebesi yüksek olan Hacı Beşir Ağa’nın “Madem ki ben hayattayım, mezheb-i erbeaya, mezheb-i batılı, beşinci olarak koydurmam” diyerek bu fitnenin önüne geçmiştir.[20] Bu arada Fransa’ya verilen haklar genişletilmiştir. Aynı zamanda İstanbul’da şiddetli bir kış zuhur bulmuş ve ülke zahire sıkıntısı geçirmiştir. Bu dönem de yine Yirmisekiz Çelebi-zade Mehmed Said Efendi Fransa’ya geçici elçi olarak Gönderilmiştir.

OSMANLI-İRAN HARPLERİ (1743-1745):

Osmanlı Belgrad Antlaşmalarından sonra dört senelik sakin bir döneme girmişti. Ama doğu sınırımızda olan İran da Hind taraflarına yaptığı seferlerle güçlenmişti. Bunan cesaret alan İran doğu sınırlarımıza tekrar saldırmaya başladı. Yukarı da bahsettiğimiz Caferiliğin kabulü meselesi de işte tam bu zamanlarda vuku buluyordu. Caferiliğin Osmanlı’ya kabul ettirmek isteyen Nadir Şah aslında bunu bir hır çıkarmak için yapıyordu.[21] Daha Osmanlı bunu reddetmeden İran çok büyük bir orduyla Kerkük’ü kuşatıp burayı vire ile teslim aldı.[22] Osmanlı bunu haber alınca derhal Yeniçeri Ağası Hasan Paşa’yı Hekimoğlu Ali Paşa’nın yerine veziriazam yaparak bu işe memur edildi. Bu arada daha önceden Osmanlı’ya sığınan İran veliahdı Safi’de şah ilan edilerek salıverildi (Amaç karışıklık çıkarmak). Nadir Şah daha sonra Musul (1743) ve Kars’ı(1744) muhasara altına aldı ama Osmanlı askerlerinin destansı hareketleri bunları başarısız bıraktı. İran sonra Osmanlı’ya karşı bir zafer elde etmesine rağmen Osmanlı kudretinden çekindiğinden Osmanlı ile sulh yolunu tutmuş ve Kasr-ı Şirin anlaşması gibi yeni bir muahede akdolunmuştur.[23] Bu anlaşmadan 10 ay sonra Nadir Şah bir suikast sonucu öldürülmüştür. Nadir Şah’tan sonra İran tamamen karışmıştır. 28 Aralık 1745 ve14 Şubat 1750 senesinde İstanbul da büyük yangınlar olmuş; İstanbul ve Trakya havalisinde de 30 Temmuz 1752 ve 3 Eylül 1754 tarihlerinde depremler olmuştur.[24]

SULTAN I. MAHMUD’UN VEFATI VE ŞAHSİYETİ:

13 Aralık 1754 yılında Sultan Mahmud ata binemeyecek mahiyette hasta olmasına rağmen Cuma Selamlığına çıkıp, saraya dönerken atın üstünde vefat etmiştir. Kendisi zeki, fatin, hamiyetli, münevver, son derece iyi kalbli ve maarifperver olduğu rivayet edilmiştir. Musiki ve şiirle uğraşıp şiirlerinde Sebkati mahlasını kullanırdı. Kaleminden bir beyit şöyledir: Meskenimden dar edüb gurbette sergerdan eden, Kısmetim mi, taalim mi yoksa cana senmisin. İbrahim Hakkı Uzunçarşılı Sultan Mahmud hakkında şöyle demektedir: I.Mahmud harb zamanında ordularına mutemed adamlarını gizlice göndererek kumandanlar ve vezirler hakkında bilgi edinirdi. Hissiyatını belli etmez, ciddiyetini muhafaza eder ve zamanı gelince fiile koyardı, müfrit (cimri) değildi. İcraatında zaman ve memleket halet-i ruhiyesini hesaba katardı.[25] Tarihimizde çok fazla yer işgal eden ama bunun zerresini hak etmeyen kişilerdense Sultan Mahmud gibi devri güzel geçen ve bize zaferler kazandıran bir padişahın bilinmememsi gerçekten üzücü. Devri zaferler devri, ve hazinenin de dolu olduğu bir devir olarak karşımıza çıkıyor. Sultan Mahmud on beş günden beri mide hastalığından muzdaripti. Cuma günü hekimbaşının cumaya gitme demesine rağmen hiç terketmediği namazına çıkmış ve namazdan sonra Demirapı mevkiine gelindiğinde dar-ı bekaya kavuşmuştur. Öldüğünde elli dokuz yaşındaydı. Cenazesi Yenicamii’ye defnedilmiştir.

KAYNAKÇA:

[1] Kazıcı, Ziya , Osmanlı Devleti Tarihi,2011, Sh:393 [2] Kurtaran, Uğur, I.Mahmud ve Dönemi, 2014, Sh:11 [3] Abdi Tarihi, nşr. Faik Reşit Unat, 1943, s. 40-41 [4] Uzunçarşılı, İbrahim Hakkı, Osmanlı Tarihi, 2011, Sh:212-213 [5] Şimşirgil, Ahmet, Kayı-7, 2016, Sh:230 [6] E.Afyoncu-A.Önal- U.Demir, Osmanlı İmp. Ask. İsyanlar ve Darbeler, 2016, Sh:275-276 [7] Subhi Tarihi, Sh: 67-68 [8] Aksun, Ziya Nur, Osmanlı’nın Zirvede Kalma Mücadelesi, 2011, Sh:104-105 [9] Uzunçarşılı, Sh: 219-220 [10] Şimşirgil, Sh: 237-238 [11] Kazıcı, Sh: 321 [12] Subhi Tarihi, Sh: 208-210 [13] Uzunçarşılı, Sh: 227 [14] Şimşirgil, Sh: 243-244 [15] Kurtaran, Sh: 233 [16] Jorga, Nicolea, çev: Nilüfer Epçeli, 2010, Sh: 348 [17] Uzunçarşılı, Sh: 255-269 [18] Aksun, Sh:121 [19] Şimşirgil, Sh: 251 [20] Uzunçarşılı, Sh: 307-308 [21] Aksun, Sh:139 [22] Aksun, Sh:139 [23] Uzunçarşılı Sh:304-310 [24] Aksun, Sh:146-147 [25] Uzunçarşılı, Sh:335


Mustafa Dursunkaya

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir