Ermeni Tehciri ve Soykırımı Masalı

Batı dünyasının başı sıkıştığında Ermenileri maşa olarak kullanma ve soykırım iftirasına soyunma hastalığını terketmeye pek niyeti yok gibidir. 24 Nisan’ın ‘’soykırım günü’’ ilan edilmesi hususunda ki çabaları da hala sürmektedir. Peki nedir bu soykırım laflarının aslı esası ?

Osmanlı’nın adalet ve huzur dolu atmosferi altında asırlardır en imtiyazlı mevkide asude bir hayat sürdüren azınlıkların en başında şüphesiz Ermeniler vardı. Toplumun en zengin müreffeh tabakasını hep Ermeniler teşkil etmiştir. Bilhassa da Osmanlı’nın son dönemlerinde devletin üst kademelerinde fazlaca yer bulmuşlar memuriyetin üçte birini işgal etme ayrıcalığına onlar kavuşmuştur. Hatta kendilerini kışkırtan Rusya ve İngiltere’de ki azınlıkların dahi erişemeyeceği ölçüde hak ve özgürlüklere malik olmuşlardır. İngiliz Doğubilimcisi A.J. Arberry, Osmanlı’nın Ermeniler açısından bir saadet ülkesi olduğuna şöyle temas etmektedir ‘’Hem İstanbul’da hem de doğu vilayetlerinde Ermeniler, çok mutlu,üstün derecede rahat, hayatlarından memnun bir statüde yaşıyorlardı.” Romanyalı jargo da Ermenilerin millet-i sadıka payesiyle, nasıl bir itimat, şefkat ve iltifata nail olduklarına şu tespitle işaret etmekte ‘’Türkler tarafından Ermenilere, diğer bir millete ibraz edilen dereceden çok daha ziyade hürmet ve sevgi göstermektedir.” İngilizlerin Trabzon konsolosu Palgrave 1868’de Ermeniler’in mutlu azınlık statüsünde imrenilecek bir hayat sürdüklerini hükümetine şöyle bildirecekti: ‘’Bütün yük, yalnızca Müslüman halkın omuzlarındadır. Gerçi Hristiyanlar hazineye önemsiz bir bedel ödemektedirler. Ama bu, onların askere gitmemekle elde ettikleri avantajlara göre bir hiçtir. Hristiyanlar, debdebeli evleri, şık giysileri, takıp takıştırdıkları gösterişli süsleri ve mücevherleri ile servet ve ferah düzeylerini apaçık sergiliyorlar. Onların bur durumu uzaklardan çok konuşulan sözde baskı iddialarıyla hiç bağdaşmıyor.’’

Bu noktada Palgrave’nin de dediği gibi, toplum hayatında, ve devlet kademelerinde asıl tebaasından daha fazla nimetlerle donatan Osmanlı’ya; Ermenilere zulmettiği, haksılığa uğrattığı, hele de katliama maruz tuttuğunu iddia etmek çok gülünç düşmektedir. Osmanlı’nın Ermenilerle etnik, dini, sosyal ve kültürel temelde ciddi hiçbir meselesi olmamıştı. Mesele Rusya ve Avrupalı devletlerin Osmanlı üzerindeki çıkarlarını temin için dışarıdan suni olarak dayatılmış ve üretilmişti. İngiliz yazar Cyrus Hamlın, bunu şu şekilde doğrulamaktadır: ‘’Ermeni meselesi, Avrupa tarafından ortaya konmadan önce mevcut değildi. Son yıllarda bile, büyük katliamlar ortaya çıkıncaya kadar Ermeni halkının çoğunluğu Türk idaresinden kurtulmak gibi bir arzuya sahip değildi.’’

Osmanlı’dan ayrılıp bağımsızlığa kavuşmanın yolunu, batı kamuoyunu Osmanlı aleyhine harekete geçirmede bulan komiteciler, bunun için kan dökmek ve ayaklanmalar tertiplemekten başka çare olmadığı inancıydaydılar. Ermeniler, hallerinden o kadar memnunlardı ki, Osmanlı’ya karşı kıyama sürüklemek amacıyla yabancı devletlerin ve Ermeni komitecilerin tahrik ve tazyiklerine uzun bir süre karşılık vermemişlerdi. Rus Çarı’nın, Ermenileri Osmanlı aleyhine kullanmak için Kafkasya cephesi komutanlığına atadığı Ermeni kökenli General Boris Milkon’un tahrik bildirilerine Ermeni halkı hiç itibar etmemişti. O kadar ki, Milkon, Ermenileri isyana teşvik edememesini şu sözlerle ifade edip hayıflanıyordu: ‘’Hiç kimseye meram anlatmak mümkün değil, buradaki Hristiyanlar başka bir soyda ve itikatta kalmışlar’’. Yine 24 Nisan 1877’ de Rusya’nın Osmanlı himayesindeki Hristiyanları kendi himayesine istemesine Osmanlı Mebusan Meclisi’nde ilk Ermeni mebuslar karşı çıkmıştır. Haleb’in Ermeni Mebus’u bu olaya şu sözlerle tepki göstermiştir ‘’Ermeniler, beş yüz seneden beri Devlet-i Aliye’nin koruyucu kanatları altında olup her vakit aramakta olduğu hukuka bu devlet sayesinde nail olmuştur. Rusya’nın himayesini asla kabul etmeyiz ve ne de muhtacız ve onun meşru olmayan saldırıları aleyhine mal ve canımızla; hasılı her türlü fedakarlıkla sonsuza dek çalışıp reddederiz biz bu zamanda Müslüman arkadaşlarımızdan ayrılmayız’’

Komiteciler az önce de değindiğimiz veçhile, kötü emellerine Ermenileri ortak edemeyince, belgelerle sabittir ki Müslüman kılığına bürünüp kendi milletlerini katletmekte dahi fütur göstermeyeceklerdi. Cyrus Hamlın bu konuda şunları yazmıştı: ‘’ Hınçaklar’ın hepsi de zalim, merhametsiz ve alçak insanlardır. Bizzat kendi öz soydaşlarının başına bela olmakta, soymakta, ölümle tehdit ve ekseriya da fiilen öldürmektedirler.’’[1]

1878 Berlin Anlaşması sonrası patlak veren Ermeni meseleleri ve isyanlarında Osmanlı yönetiminin isyanlara karşı önlemleri esnasında birkaç yüz kişi öldüyse İngiliz gazeteler bunu 30-40 bin kişi ölmüş gibi lanse etmekten geri durmamış ve olayın iç yüzünü bilmeyen Ermenileri pekala galyana getirmeyi bir gazeteyle başarabilmişti

TEHCİRDEN SOYKIRIM MALZEMESİ ÇIKAR MI?:

Soykırım yalanının odağında tehcir hadisesi yer almaktadır. Osmanlı Devleti 1. Dünya Harbi esnasında Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapıp ihanet etmesi üzerine 27 Mayıs 1915’te tartışmalara sebep olan meşhur ‘’sevk ve İskan kanunu’’ ile bazı tedbirler almak mecburiyetinde kalmıştır. Uygulama, soykırım kastıyla değil; Kafkas, İran ve sina cephelerinin güvenlik ve ikmalini aksatan isyankar unsurların bölgeden uzaklaştırılması; yani sınır dışı etmeden ülke içi nakil işleminin gerçekleştirilmesidir. Eski TTK Başkanı Yusuf Hallaçoğlu’nun ortaya koyduğu rakamlara göre sevk edilen toplam insan sayısı 438.758’dir. Bunlardan 382.184’ü yerlerine ulaşarak iskan edilmişlerdir. Aradaki 6.610’u yola çıkıp da tehcirin durdurulması sonucu bulundukları yerlere yerleştiriliyor. Tehcire zorlanan 438.758 kişiden sadece 50.000 i kayıp nüfusu oluşturmaktadır. Bunların 25-30.000’i hastalıktan , 10.000 civarı eşkıya saldırılarından diğerleride uygun olmayan yol koşulları sebebiyle ölmüşlerdir. Sevk ve İskan Ermeniler’in tamamına uygulanmamış İstanbul, İzmir, Bursa ,Kütahya, Aydın gibi bazı vilayetlerde ikamet edenler, hastalar, özürlüler, sakatlar, yaşlılar, yetim çocuklar,gebe ve dul kadınlar, devlet kademelerinde görevli olanlar olmak üzere 167.778 kişi sevk ve iskan dışında tutulmuştur. Zorunlu göç, yerel jandarma ve mulki amirlerin kontrolünde başlamış ve hükümet yayınladığı emirlerle kimsenin zarar görmemesi için talimatlar vermiştir.Sevk ve mıntıkalara sürekli müfettişler gödermişlerdir. Hatta Osmanlı Hükümeti mütareke döneminde, olaylarda ihmali görünenler hakkında açtığı soruşturmalar neticesinde 1.397 görevliyi cezalandırıp, 40 kişiyi idama mahkum etmiştir. O kadar ki 19 Nisan 1919’da Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey haksız yere idama mahkum olmuştur.

Dahiliye Nazırı Talat Paşa tarafından çıkarılan talimatlar ve hükümetin aldığı kararlar uyarınca sevk ve iskan işleminin şu şekilde yapılacağı hükme bağlanmıştır:

Göçe tabi tututalan ahali, kendilerine tahsis edilen bölgelere rahat bir şekilde, can ve mal emniyetleri sağlanarak nakledilecektir.Yeni evlerine yerleşene kadar iaşeleri göçmenler ödeneğinden karşılanacaktır. Eski mali ve iktisadı durumları göz önünde tutularak kendilerine emlak ve arazi verilecek, muhtaç olana hükümetçe mesken inşa edilecek, çiftçi ve zanaat erbabına tohumluk ve alet temin edilecektir. Geride bıraktıkları taşınabilir mal ve kıymetler kendilerine uygun şekilde ulaştırılacaktır. Ermenilerin boşalttıkları şehir ve köylerdeki gayrimenkulleri tespit ve kıymetleri takdir edildikten sonra bu köylere yerleştirilecek muhacirlere tevzi edilecektir. Muhacirlerin zeytinlik, dutluk, bağ, dükkan, fabrika, depo gibi gelir getiren yerleri müzayede ile satılacak veya kiraya verilecek bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir. Yer değiştirme olayının canlı şahitleri naklin büyük bir intizam içerisinde gerçekleştirildiğini yazmışlardır. Bunların başında gelen Amerika’nın Mersin konsolosu Edward Natan, 30 Ağustos 1915’te, büyükelçi Morgenthau’a gönderdiği raporda aynen şunları kaleme almıştır: ”Tarsus’tan Adana’ya kadar bütün hat güzergahı Ermenilerle doludur. Adana’dan itibaren bilet alarak trenle seyahat etmektedirler. Kalabalık yüzünden çektikleri zahmete rağmen hükümet sevk ve iskanın intizamı hususunda hassasiyet göstermektedir”. Katliam yapmak amacında olan bir yönetim iaşe, can güvenliği, malların muhafazası, ve iadesi, ihmali görülen ve suç işleyen görevlilerin görevlerinden alınmaları, cezalandırılmaları vb. konularda bu kadar hassas davranması mümkün müdür?” konu hakkında Yusuf Hallaçoğlunun nihai değerlendirmesi şöyledir: ”iddialarda bulunanlar, Ermenilerin toplu bir katliama tabi tutulduğunu açıkça belirten bir kaynağa dayanmadıkları gibi, özellikle o dönemdeki hükümetin böyle bir emir verdiğine dair hiçbir belge bulunmamaktadır. kaldı ki öldürüldüğü iddia edilen nereye gömülmüştür? toplu mezarlar nerededir?

İddiada bulunanlar bunu açıklamak, toplu mezarları göstermek mecburiyetindedirler. Ermeni Delegasyon Başkanı Bogos Nubar , Fransa Dışişleri Bakanlığına gönderdiği raporda Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin ne miktarda hangi ülkelere sürüldüklerini bildirerek tehcirin bir anlamda soykırım olmadığını ispat etmiştir. Osmanlı arşivindeki Ermeni konusunu araştıran yerli ve yabancı bilim adamları Ermenilerin sistemli öldürmeye maruz bırakılmadığı konusunda hemfikirlerdir.

Dünyayı geçmişte ve halen sömürenler, sömürgelerindeki yüz binlerce, milyonlarca insanı katledenler ”siyah abanoz ticareti” yapanlar hayrettir ki bugün Ermenileri sözde koruyanlardır. Ne garip, ne kadar inandırıcı ve ne kadar insani ! Buna inanılmasını isteyenler ise ne kadar akıllı !”

BM’lerin 11 ocak 1951 tarihli ”Soykırım sözleşmesinde” tanımlanan herhangi bir soykırım unsurunun/suçunun tüm Ermenileri sırf Ermeni olduğu için kasıtlı toplu yok etme girişiminin bulunmadığı gayet ortadadır. Osmanlı’nın ”Tehcir” uygulaması; asi, saldırgan, bölücü, düşmanla işbirliği yapan, cephe gerisinde müslümanları katlederek köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun intikal ve ikmal yollarını kesen bir ”isyan/ihanet eden topluluğu”cezai tedbirlerle bölgeden zorunlu olarak göç ettirme hadisesi biçiminde vuku bulmuştur. Bunlara ilaveten tehcir meselesine birde rakamlar diliyle baktığımız zaman olay tamamen açıklığa kavuşmaktadır; Osmanlı Devleti’nin 1914 yılı istatistiklerine göre tüm Ermenilerin sayısı, 1.234.671. Ermenileri düşündüğünü ifade eden Fransız Tourne, bize, 1900 yılında yazdığı kitapta Ermenilerin tamamını 1.300.000 olarak göstermiştir, Amerikalı H.Lynch 1901 yılında yazdığı kitapta 1.324.246 rakamını, Amerikalı tarihçi Stanford J. Shaw 1.229.007 rakamını, L. De Constenson 1.400.000 rakamını vermiştir. Ermeni Tarihçi Kevork Aslan da 1914 yılında Fransızca yazdığı tarih kıtabından, Ermenilerin toplam sayısını 1.800.000 olarak belirtmiştir. Verilen bu rakamların bütün iyi niyetimizi kullanarak ortalamasını alacak olursak Osmalı’da Ermenilerin nüfusu 1.300.000 civarındadır. Oysa tehcirde 1.500.000 Ermeni’nin öldüğü iddia edilmekte ve ”soykırımdan” bahsedilmektedir. Halbuki bu olaylardan sonra yapılan istatistikler Osmanlı’da ki Ermenilerin sayısını 1.300.000 olarak belirlemiştir. Bu sayılar bize bırakın soykırımı Ermenilerin nüfusunda ciddi bir azalma dahi olmadığını göstermektedir. En fanatik yazarların rakamlarını dahi esas alacak olursak bu fark 200-300.000 civarında bir nüfus farkı oluştuğu görülmektedir. Bu fark da bir kısmının korkuyla kendisini gizlemesinden, isim ve din değiştirerek başka bir bölgede yaşamaya devam etmesinden, bir kısmının göç şartlarından ölmüş olmasından, bir kısmının da çeşitli vasıtalarla Amerika ve Fransa gibi başka ülkelere gitmesinden kaynaklanmaktadır. Zaten zaman zaman öldüğü kabul edilen Ermenilerin Amerika ve Fransa gibi yerlerde görünmesi bu düşünceyi desteklemektedir.Yusuf Hallaçoğlu İngiliz, Fransız ve Amerikan arşivlerinden 1 milyon Ermeni’nin Osmanlı topraklarından yurtdışına çıktığını tespit ettiklerini kaydetmektedir.

ERMENİLERİN ”MÜSLÜMAN SOYKIRIMI”:

Ermeni terör örgütlerinin 93 Harbi’nden Kurtuluş savaşı’na uzanan süreçte doğuda, savunmasız kadın, yaşlı ve çocuklardan oluşan Türkleri camilere ve samanlıklara doldurarak yaktıklarına dair Rus ve Amerikan gözlemcilerinin raporları, tarafsız kaynaklarda epeyce kabarık oranda bir yekün teşkil etmektedir.

1. Dünya savaşı sırasında Taşnak ve Kıpçak komitelerinin ”kurtulmak istiyorsan, önce komşunu öldür” talimatı gereğince hareket eden Ermeni çeteleri, (erkekler cephede çarpışmada olduğundan) savunmasız Osmanlı şehir, kasaba ve köylerine saldırmışlardır. Kafkaslar ve Anadolu’da, zeytun, Bitlis, Kayseri, Trabzon, Ankara, Sivas, Adana, Urfa, İzmit, Bursa, Musa Dağı ve daha pek çok yerde yüz binlerce Müslüman’ı, yaşlıları, çocukları, kadınları, cepheden dönen yaralıları, sistemli şekilde katletmişlerdir.

Başbakanlık’ta oluşturulan özel bir birimin yaptığı araştırmalar sonucunda 1.Dünya Savaşı’nda Ermeni çetecilerin katlettiği Türklerin sayısı, belgeleriyle beraber 518.105 olarak açıklanmıştır. 1906-1922 yılları arasında Anadolu ve Kafkaslarda ise 517.955 Türk Ermeniler tarafından katledilmiş; sayısı tespit edilemeyenlerle beraber bu rakam 2 milyonu bulmaktadır. Günümüzde, Ermenilerin katlettiği Müslümanlara ait 180’in üzerinde toplu mezar bulunmaktadır; fakat bunların yalnızca 30’a yakını bugüne kadar açıklanabilmiştir. Hiç şüphesiz ”toplu katliam mezarları”, Ermenilerin irtikap ettikleri ”Müslüman Soykırımının” en canlı ve müşahhas(somut) bir göstergesidir.[2]

SOYKIRIM ”EDEBİYATI” NEDEN PRİM YAPIYOR ?:

Yabancı kaynaklar, Osmanlı’yı arkadan vuran Ermenilere hafif bir cezanın verildiği; devletin ve onların en az zararla vartadan (tehlikeli durum) kurtarıldığı hakkında ilmen hemfikirdir. İngiliz politikacı Edgar Granville’nin sözleri bunun çarpıcı misallerindendir:

”Osmanlı tehlike karşısında, her milletin yapması gerekeni yapmış ve güvenilmez unsurları savaş bölgesi dışarısına çıkarmıştır. Şurası aşikardır ki, ulaştırma imkanlarının yetersizliği, modern tekniği yokluğu yüzünden bu tedbir müthiş kötülüklere ; Çar’ın himayesinde Ermenistan gibi akılsızca bir hayal uğruna masum insanların ıstırap çekmesine sebep olmuştur. Asil büyük cani ilk günden beri Çarlık’tır.” Rus konsolosu Tevet’de, Osmanlı’nın haklılığını -devletin tutumuyla kıyaslayarak- tasdiklemektedir: ”Böyle asi bir halk Rusya’da olsa mutlaka öldürülür” Tarihçi Leo ise, Osmanlı’nın her devlet gibi tabii hakkını kullandığını şöyle hükme bağlamakta: ”Bu öyle bir haktır ki, en medeni bir devlet bile bu hakkı kullanmaktan feragat edemez”

Hal böyleyken soykırım ”edebiyatı”, Batı basını ve kamuoyunda neden bu kadar geniş alaka görüp yüksek prim yapıyor? Meşhur İngiliz Tarihçi Arnold Tyonbee, İngiliz propaganda teşkilatında çalışırken yazdığı 26 Eylül 1919 tarihli verdiği memorandumda (muhtıra), malum sualin cevabını -bugüne de ışık tutacak şekilde- şöyle vermişti: ”Ermenilerin kredisini düşürmek, Türk aleyhtarlığı davasını zayıflatmak demektir” zikrettiğimiz acı gerçekler karşısında Sultan 2. Abdulhamid Han gibi hayıflanmamak elde değildir:

”Onlara gösterdiğimiz sabrı acaba hangi memlekette bulabilirlerdi? Ermeniler hiçte hissetmedikleri bir acı için ağlar gibiler. Büyük devletlerin arkasına gizlenip, en ufak bir sebeple yaygara koparan kadın gibi nazlı ve korkak bir millettir.”

Ermenilerin hezeyanlarla varmak istedikleri hedefin; Avrupa’nın Siyasi desteğini arkalarına alarak Türkiye üzerinde baskı kurup tavize zorlamak; Ülkemizi milletler arası platformda yalnızlığa sürüklemek; dünya kamuoyunda bizi katliamcı suçuyla mahkum etmek ve özellikle de ilk planda yüklü miktarda tazminat kopardıktan sonra, toprak talebinde bulunup vatanımızı parçalamak olduğu aşikardır.

Yazımızı bitirirken Osmanlı’ya barbarlık suçlamasında bulunan Batılılar, hümanizm havariliği ayaklarına yatıp sözde soykırıma sahip çıkarken; tarihten bugüne dünyanın değişik coğrafyalarındaki Müslümanlar’a yönelik zulüm ve soykırımlar karşısında hep sağır sultan kesilmiştir. Batılıların ve suç ortağı Ermenilerin, soykırım yalanını kalkan yapıp kendilerini temize çıkarmak için bu kadar fazla gayret sarfetmelerinin altında, kendi vahşet ve soykırımlarını örtbas etmek de yatmaktadır. Ermenilerin, ”Büyük Ermenistan” hayali uğruna -PKK’ya uzanan çizgide- irtikap etmedik insanlık dışı yöntem ve muamele bırakmadıklarının en büyük şahidi, geride bıraktıkları kanlı tarih yapraklarındadır.

Kaynak:

1:A.J Arbery

2:İsmail Çolak, modern zamanda Osmanl’yı aramak


Ömer Faruk Damaksız

İsmim: Ömer Faruk Soyismim: Damaksız Doğum Tarihi: 05.01.2000 Adana'nın Karaisalı ilçesinden olup 7 çocuklu ailenin 5.Çocuğuyum.Doğum yerim Adana merkezdir, ilk okul 1.sınıfını Özel yeni cihan kolejin'de okudum daha sonra ikamet değişikliğinden dolayı Kurttepe İ.M.K.B. Okulunda eğitimimi Sürdürdüm. Sistem değisikliğinden ötürü Mithat Topal Ortaokulunda 1 sene eğitimimi devam ettirdikten sonra, Çukurova Anadolu İmam Hatip Lise'sine geçtim buradaki 4 yıllık eğitimimin ardından bu sene mezun olup üniversite sınavına girdim. İleride Hedefim Akademisyen olup değerlerimizi ve Tarihimizi gençlere anlatmak. (Fakat kader önümüze ne getirir bilmiyorum). Kitap okumayı severim özellikle tarihi kitaplar, tarihi kitapların verdiği tatlı yorgunluğumu tarihi roman okuyarak dağıtıyorum. Zaman buldukça tarihi belgeseller izlemeyi severim, fırsat buldukça spor olarak basketbolu oynamayı ve izlemeyi severim

Ömer Faruk Damaksız

İsmim: Ömer Faruk Soyismim: Damaksız Doğum Tarihi: 05.01.2000 Adana'nın Karaisalı ilçesinden olup 7 çocuklu ailenin 5.Çocuğuyum.Doğum yerim Adana merkezdir, ilk okul 1.sınıfını Özel yeni cihan kolejin'de okudum daha sonra ikamet değişikliğinden dolayı Kurttepe İ.M.K.B. Okulunda eğitimimi Sürdürdüm. Sistem değisikliğinden ötürü Mithat Topal Ortaokulunda 1 sene eğitimimi devam ettirdikten sonra, Çukurova Anadolu İmam Hatip Lise'sine geçtim buradaki 4 yıllık eğitimimin ardından bu sene mezun olup üniversite sınavına girdim. İleride Hedefim Akademisyen olup değerlerimizi ve Tarihimizi gençlere anlatmak. (Fakat kader önümüze ne getirir bilmiyorum). Kitap okumayı severim özellikle tarihi kitaplar, tarihi kitapların verdiği tatlı yorgunluğumu tarihi roman okuyarak dağıtıyorum. Zaman buldukça tarihi belgeseller izlemeyi severim, fırsat buldukça spor olarak basketbolu oynamayı ve izlemeyi severim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir